YAYED
YAYED
YAYED
YAYED
YAYED

Yerel Seçimler

E-Bülten

YAYED

Su Politiktir: Küresel Su Politikalarının Ulusal ve Yerel Ölçekte Yansımaları

SU POLİTİKTİR: KÜRESEL SU POLİTİKALARININ ULUSAL VE YEREL ÖLÇEKTE YANSIMALARI*

Esra ERGÜZELOĞLU KİLİM erguzeloglu@hotmail.com

Mustafa ŞENER mustisener@hotmail.com

 

ÖZET:

Dünya‘da birçok ülkede suyun piyasaya konu olması ve özelleştirilmesi neo-liberal politikaların alternatifsizliğini ilan ettiği 1990‘lı yıllarda gündeme getirilmiştir. Suyun, özel sektörün kâr edebileceği, sermaye biriktirebileceği bir alan olarak keşfedilmesi ile birlikte, küresel piyasa aktörlerinin bu alana girmenin çeşitli yollarını denediği görülür. Canlıların en temel yaşam kaynağı, bir insan hakkı olmaktan çıkarılıp, alınır satılır bir meta haline getirilmektedir. Suda neo-liberal politikaların alt sınıflar için ölümcül sonuçları Bolivya, Hindistan, Meksika, Filipinler gibi ülkelerde ortaya çıkmıştır. Bu ülkelerde yoksul insanlar, yaşadıkları bölgelerden çıkan su kaynaklarını ellerinden yitirmekte, kullanma suyu bir yana sağlıklı içme suyuna dahi erişememektedir.

Neo-liberal politikaların yıkıcı sonuçlarını yaşayan ülkelerden Türkiye için çeşitli dersler çıkarmak olanaklıdır. Türkiye‘de nehirlerin özelleştirilmesinden, paketlenmiş su sektörünü desteklemeye kadar su için çeşitli özelleştirme politikaları uzun yıllardır tartışma konusudur. Küresel piyasa aktörlerinin egemen olduğu Dünya Su Konseyi (DSK)‘nin, 5. Dünya Su Forumu (DSF)‘nu 2009 Mart ayında İstanbul‘da toplayacak olması, önümüzdeki yıllarda Türkiye‘de su piyasasının genişleyeceğinin en önemli işaretidir. Forum‘a hazırlık amacıyla Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) tarafından yürütülen çalışmalar, su kaynaklarını küresel piyasalara açma doğrultusunda ilerlemektedir. DSİ‘nin yatırımcı bir kamu kurumundan, küresel sermayeye aracılık eden bir piyasa aktörüne dönüştüğü bir süreçten geçilmektedir. Su politikaları küresel sermaye tarafından belirlenmekte, su yönetimi, uluslararası kuruluşlar ve çokuluslu su şirketlerinin de dahil olduğu küresel yönetişim aktörlerine teslim edilmektedir.

Küresel su politikalarının yerelde uygulamaya geçirilmesini kolaylaştıran en etkili söylem, kıtlık, kuraklık ve "küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği" üzerine kurgulanan bir su krizi söylemidir. Bu söylemin yerel halka yansıması; yüksek su faturaları, kirlenmiş ve içilebilir niteliğini yitirmiş musluk sularıdır. Suyun kamusal bir hizmet olarak sunulmasının meşruiyetinin sorgulandığı, bedelsiz su sağlamanın dava konusu olabildiği bir döneme geçilmiştir. Yerel halk, kendi yöresindeki su yönetimine katılma şansını elde etmek bir yana, musluğundan akan suyun niteliğinin ne olduğunu bilme olanağını da yitirmiştir. Oysa ki su kıtlığını, su kirliliğini yaratan, küresel kapitalist üretim biçiminin kendisidir. Bu çalışmada kullanılabilir su miktarının son yıllarda hızla azalmasının nedenleri üzerine yapılan tartışmalar, küresel sermayenin bu "sektör"e ilgi duymasının nedenleri, su hizmetini piyasalaştırma araçları ve önümüzdeki dönemde Türkiye‘de beklenen olası süreçler incelenecektir.

Anahtar Kelimeler: Dünya Su Konseyi, Dünya Su Formu, Su Politikaları

WATER IS POLITICAL: THE REFLECTIONS OF GLOBAL WATER POLICIES AT NATIONAL AND LOCAL SCALES

ABSTRACT:

In many countries in the world, the water being subject to market and its privatization became a current issue during the 1990‘s, the years when the neo-liberal policies declared they have no alternatives. Upon the finding out of water as a field where private sector may make profit, it may be observed that global market actors initiated to have a stab at different ways of going into this field. The most basic life source of the living is stripped from being a human right and slowly reduced to be a buyable/sellable good. The deadly results of the neo-liberal water policies for low classes, occurred in countries such as Bolivia, India, Mexico and the Philippines. Poor people in these countries, lose the water resources supplied from the areas they live, and may not even reach the utility water, let alone finding healthy potable water.

It is possible for Turkey to learn various lessons from countries experiencing destructive results of the neo-liberal policies. Various privatization policies concerning water, from the privatization of rivers to the support of packaged water sector, are objects at issue for many years. The 5th World Water Forum (WWF) organized by the World Water Council (WWC) dominated by the global market actors will be held in Istanbul in March 2009; it‘s the most important sign indicating that the water market in Turkey will broaden in the years to come. The efforts carried out by the State Hydraulic Works (DSI) for preparation to the Forum progress towards opening the water resources to global markets. It is a transitional period, witnessing DSI, an investor public institution becomes a market actor mediating to the global capital. Water policies are determined by the global capital, and the water management are handed over to global governance actors also including international institutions and multi-national water companies.

The most effective expression paving the way for the global water policies to be implemented at home, is the water crisis statement built on the drought, famine and "climate change due to global warming". The reflections of this expression to local communities are high water bills, and contaminated tap waters which lost their potable character. It is an age when the legality of the water being offered as a public service is discussed, when providing free water may be a matter in dispute. The local communities lost the possibility to know the character of the water flowing from the tap, let alone achieving the chance to participate to the water management. Whereas, it‘s the capitalist production method itself which creates the water famine, the water pollution. The discussions made concerning the reason of the rapid decrease in usable water volume during the recent years, reasons why the global market is interested in this "sector", marketization tools of the water service and the developments expected in Turkey during the next period will be discussed in this study.

Key Words: World Water Council, World Water Forum, Water Policies

GİRİŞ

Kapitalizm, sonsuz sermaye birikimine dayanır. Uluslararası kapitalist sistem 1970‘lerin başında içine düştüğü birikim krizini küreselleşme ideolojisi ve buna koşut olarak biçimlenen neo-liberal politikalarla aşmaya çalışmaktadır. Bu politikaların özü ise metalaştırma ve piyasalaştırma ilişkisini hem yatay hem de dikey olarak genişletmektir. Kapitalizm bir yandan daha önce giremediği coğrafyalara yayılırken diğer yandan piyasalaştıramadığı mal ve hizmetleri de kapsama çabasındadır. Bazı ülkelerde daha önce piyasalaşmamış olan su, elektrik, gaz gibi -doğal tekel özelliği taşıdıkları için kâr oranlarının yüksek olması beklenen- mal ve hizmetler sermaye için ele geçirilecek ilk hedefler arasına girmiştir. Metalaştırılan her türlü ilişki, süreç, nesne hızla piyasanın konusu haline gelmektedir.

Neo-liberalizm ekonomi ve siyaseti birbirinden keskin çizgilerle ayırarak toplumsal yaşamın ve üretimin olabildiğince büyük bir bölümüne ekonominin (yani aslında piyasanın ve sermaye mantığının) egemen olmasına yol açmıştır. Bu doğrultuda dünyadaki her türlü yaşam formunun varlık nedeni olan "su" da, 1992 yılında Dublin‘de düzenlenen Su ve Çevre Konferansı‘ndan bu yana, küresel piyasa aktörleri tarafından ekonomik bir mal olarak tanımlanmakta ve üretiminden dağıtımına suyla ilgili bütün sürecin piyasa mantığıyla yönetilmesi savunulmaktadır. Böylelikle su yönetimi siyasetin dışına itilmekte ve kamunun "etkin olmayan", "israfa yol açan" verimsiz yönetiminin sona ereceği iddia edilmektedir.

Bu çerçevede son yıllarda dünyada su yönetimi konusunda önemli değişimler yaşanmaktadır. Pek çok ülkede su hizmeti ya özelleştirilmiştir ya da özelleştirme sürecine çekilmektedir. Suda neo-liberal politikaların alt sınıflar için ölümcül sonuçları Bolivya, Hindistan, Meksika, Filipinler gibi ülkelerde ortaya çıkmıştır. Bu ülkelerde yoksul insanlar, yaşadıkları bölgelerden çıkan su kaynaklarını ellerinden yitirmekte, kullanma suyu bir yana sağlıklı içme suyuna dahi erişememektedir. Neo-liberal politikaların yıkıcı sonuçlarını yaşayan ülkelerden Türkiye için çeşitli dersler çıkarmak olanaklıdır (1).

Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası kuruluşların öncülük ettiği küresel aktörler "su piyasası"nı düzenlemek üzere harekete geçmiştir. 1994 yılında toplanan 8. Dünya Su Kongresi‘nde kuruluş kararı alınan Dünya Su Konseyi (DSK) bu sürecin en önemli aktörüdür. Konsey, küresel ölçekte su politikalarının belirlenmesi amacıyla ilki 1997 yılında Fas‘ta toplanan Dünya Su Forumu‘nu (DSF) organize etmektedir. Şimdiye kadar 2000-Hollanda, 2003-Japonya ve 2006-Meksika olmak üzere üç kez daha toplanmış olan Forum‘un 5. toplantısı Mart 2009‘da İstanbul‘da yapılacaktır. DSK ve DSF suyu piyasalaştırma sürecinin yol haritasını belirlemeye çalışan örgütlerdir. Bu bağlamda 2009 toplantısının Türkiye‘de yapılacak olması bir tesadüf değildir. Ulusal ve uluslararası sermayenin epey zamandır Türkiye‘de suyu ticarileştirme ve piyasalaştırma amacında olduğu bilinen bir gerçektir. Devlet Su İşleri, bir kamu kuruluşu olmasına karşın bir süredir Türkiye‘de ve bazı bölge ülkelerinde suyun piyasaya açılması doğrultusunda çalışmalar yürütmektedir. Türkiye‘deki büyük sermayenin örgütü TÜSİAD da Eylül 2008‘de yayınladığı iki raporla suyun piyasalaştırılmasını sabırsızlıkla beklediğini ortaya koymuştur.

Bu bildiride suyun ticari bir meta değil, her şeyden önce insanlar ve canlılar için temel bir hak olduğu düşüncesinden yola çıkılmaktadır. Su, insanlığın ve doğanın ortak malıdır ve bu yönüyle su hakkıyla ilgili olan her düzenleme politiktir. Suyun politik olması, onu toplumsal mücadele alanının odağına yerleştirir. Kapitalizmin su konusunda yarattığı yanılsamalar, ancak böyle bir toplumsal mücadele içinde ortadan kaldırılabilir. Bildiride küresel ve ulusal ölçekte su yönetimi konusunda ortaya çıkan dönüşüme kısaca değinildikten sonra asıl olarak, TÜSİAD Raporu üzerinden sermayenin bu alanda nasıl bir düzenleme öngördüğü irdelenecektir.

Suyun Piyasalaşması

Doğanın insanlara cömertçe sunduğu, ekolojik denge içerisinde kendini sürekli yenileme yeteneği olan bir varlığın, sermaye tarafından sahiplenilmesi görece yeni bir olgudur. Ekonominin dilinde "serbest mal" olarak kabul edilen su, tıpkı hava gibi, kıt olmadığı için piyasa yasalarına tabi tutulamıyordu. Suya bir bedel belirlenecekse, bu suyun kendisi için değil, onu bir yerden başka bir yere taşıma amacıyla ortaya konan emeğin ve yapılan harcamaların karşılığıydı. Suyu musluklardan akıtan, her evin mutfağına taşıyan kamusal bir hizmetin devamlılığını sağlama amacıyla alınan bir bedeldi söz konusu olan. Su ne bir piyasa malı, ne de bir kamu malı olarak görülmüyordu. Doğanın ve yaşamın bir parçasıydı. Suyun her eve özel olarak gelmeye başlaması metalaşma sürecinin zeminini hazırladı. İşlenip, paketlenmesi ise piyasa malı olarak alınıp satılmasını kolaylaştırdı.

Suyu kamu hizmetinin konusu haline getiren, dünya yüzeyindeki dağılımının eşitsizliğidir. Ancak onu piyasa konusu yapan, kapitalizmin doğayı sömürüsü sonucu, sağlıklı, güvenilir suyu doğal olarak elde etme olanağının ortadan kalkmasıdır. Ekolojik döngünün, tarım, sanayi ve turizm gibi ekonomik faaliyetler sonucu kırılması, doğanın kendini yenileme yeteneğine ket vurmuştur. Sağlıklı, güvenilir su, kıt bir mala dönüşmüştür. Küresel su krizinin, insanlığı tehdit eder boyutlara ulaştığından söz edilmektedir. Kapitalizmin küreselleştiği dünyada, suyun büyük yatırımlar gerektiren arıtma tesislerinden geçmeden tüketilmesi artık tehlikelidir. Büyük yatırımların karşılığı olan "kâr", bu kârı elde etmek için "rekabet" su dünyasına bu şekilde girebilmiştir.

1990‘lı yıllar, küresel su şirketlerinin dünyanın pek çok bölgesinde daha önce bir kamu hizmeti olarak kabul edilmiş olan suda özelleştirme için harekete geçtiği dönemdir. Afrika, Asya ve Latin Amerika‘da pek çok hükümet bir yandan neo-liberal politikaların diğer yandan da küresel kurumların baskısı altında su hizmetlerini piyasaya açmıştır. Fransa gibi su hizmetini çok daha önceden piyasaya açmış olan bazı gelişmiş kapitalist ülkelerde yüksek kârlar elde eden ve giderek çok uluslu bir yapıya evrilen su şirketleri bu süreçte azgelişmiş ülkelere yönelmiştir. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF), Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi küresel politika belirleyici örgütler bu süreci desteklemiştir. 1995 yılında imzalanan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ile su küresel çapta ticaret konusu kabul edilmiştir.

Su‘da Küresel Yönetişim ve Ulusal Su Yönetimi

Su alanında küresel çapta faaliyet gösteren şirketler, kamu kurumları, uluslararası örgütler, NGO‘lar, sivil toplum örgütleri ağ şeklinde çeşitli esnek örgütlerin çatısı altında hareket etmektedir. Dünya Su Konseyi (DSK) 1997‘den beri pek çok siyasetçi ve devlet başkanını Dünya Su Forumu (DSF) toplantılarında bir araya getirmektedir.

DSK kendisini çok paydaşlı uluslararası bir platform, bir şemsiye örgüt olarak tanımlamaktadır. Su konusundaki benzer ağlarla arasındaki sınırı belirlemenin pek olanaklı olmadığı bir ağ olan DSK‘nın, devletlerin çevre ve su konusundaki bakanlıklarını ve devlet kurumlarını, çokuluslu ve yerel su şirketlerini, BM‘ye bağlı çeşitli kuruluş ve programlarını, çeşitli uluslararası ve ulusal enstitü ve vakfı bir araya getirdiği görülür (2). Hiyerarşik tarzda örgütlenmeyen DSK‘nın içinde 300‘e yakın örgüt (3) yer almaktadır.

DSK‘nın Türkiye‘den de 40‘a yakın üyesi vardır. Bu üyeler arasında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ), İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ), Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) gibi kamu örgütleri, Su Vakfı gibi vakıflar ve su alanında faaliyet gösteren inşaat şirketleri vardır (4). Ulusal ve yerel su yönetimi ile ilgili kamu kurumlarını, küresel yönetişim aktörleriyle bir araya getiren böyle oluşumlar, kamu kurumlarının niteliğini, politikasını, işlevlerini derinden etkileyen dönüşümlere neden olmaktadır. 5. Dünya Su Forumu‘nun hazırlık çalışmalarını da yürüten DSİ, bu dönüşümün çarpıcı bir biçimde yaşandığı kamu kurumlarındandır.

DSİ, İller Bankası Genel Müdürlüğü ve Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ile birlikte ulusal su yönetiminde ve planlamasında söz sahibi, su konusunda yatırımlar yapan, teknik destek ve finansman kaynağı sağlayan bir kamu kuruluşudur. Ancak son yıllarda su hizmetinin piyasalaştırmasını zorlayan neo-liberal politikalar ile hem DSİ‘nin hem de diğer ulusal su yönetimi örgütlerinin işlevlerini yitirmekte ya da değiştirmekte olduğu görülmektedir. Özellikle DSİ bu süreçte yeni görevler üstlenmiştir. DSK içinde önemli bir yeri olan DSİ, DSF hazırlık çalışmaları kapsamında, Türkiye‘deki su kaynakları konusunda envanter niteliğinde bölge çalışmaları yapılmasını sağladı (5). Bu toplantıların sonuçları, DSF‘nda küresel su pazarına aktarılacak çok geniş bir bilgi birikimi oluşturdu. DSF deneyimi, DSİ‘yi su kaynaklarının pazarlamasını yapan, su için yatırım gereksinimi olan bölgeleri saptayan ve küresel sermaye ve yerel şirketler arasında aracılık eden bir kuruma dönüştürdü.

TÜSİAD Raporu

Suyun Türkiye‘de de sermaye için önemli bir fırsat yarattığını orta koyan önemli bir gösterge, 2008 Eylül ayında TÜSİAD tarafından Dünya Su Forumuna hazırlık çalışmaları kapsamında yayınlanan raporlardır (6, 7). Özellikle "Küresel Su Krizine Çözüm Arayışları: Şebeke Suyu Hizmetlerine Özel Sektör Katılımı: Dünya Örnekleri Işığında Türkiye İçin Öneriler" adını taşıyan Rapor, su hizmetlerinin özelleştirilmesi için bir kılavuz olarak düşünülebilir. Ancak büyük ölçüde bu konudaki uluslararası metinlerin çevirisine dayanan bu Rapor‘da Türkiye‘nin su yönetimi konusundaki özgün sorunlarının araştırılmadığı görülmektedir. Hem sorunların hem de önerilen çözüm yollarının belirlenmesinde izlenen yöntem TÜSİAD‘ın konuyu küresel çaptaki neo-liberal politikalar çerçevesinde ele aldığını kanıtlar niteliktedir. Rapor, suda özelleştirme ya da özel sektör katılımının zorunlu olduğunu gösterebilmek için mevcut durumdaki sorunları göstermeye çalışırken bilindik özelleştirme argümanlarından pek öteye gidememektedir:

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde gözlenen temel sorunlar; su kaynaklarının etkinlikten uzak yönetilmesi, hizmet kalitesinin düşüklüğü ve bunun sonucunda ortaya çıkan negatif dışsallıklar, karşılaşılan sorunlara kısa sürede çözümler üretilememesi, su ve atıksu hizmetlerinin kamu tarafından desteklenmesi sonucunda maliyeti yansıtmayan düşük fiyatlar nedeniyle suyun israf edilmesi, hizmetin getirisinin maliyetlerin altında kalması, aşırı istihdam ve gerekli altyapı yatırımlarının hayata geçirilememesi olarak sıralanmaktadır (6).

Ancak bu saptamaların ampirik verilerle desteklenmesine gerek görülmemiştir. Fiyatların düşüklüğünün kanıtı nedir, düşük fiyatların israfa neden olduğu hangi gözlemlerin sonucunda ileri sürülmektedir, hizmet kalitesinin düşüklüğü bütün Türkiye‘de mi geçerlidir, gibi soruların yanıtı yoktur.

Öte yandan TUSİAD suyun özel sektöre açılmasını isterken elbette yüksek kâr oranları peşinde değildir, burada asıl hedef "bir yandan suyun maliyet unsurlarını içerecek şekilde fiyatlandırılması neticesinde gayri ekonomik bir biçimde kullanılması alışkanlığının terk edilmesi, diğer yandan küresel su krizinin etkilerinin en aza indirilmesi amacıyla yapılması gereken yatırımlar için gerekli finansman kaynağının sağlanması"dır. Zira gelişmekte olan ülkelerde devlet ya da yerel yönetimlerin elinde hizmet kalitesinin iyileştirilmesi ve giderek artan nüfusa yönelik altyapının kurulması için gerekli finansal kaynak yoktur (6). O zaman da şu soru akla geliyor: Peki, özel sektör gerekli finansal kaynağı sadece insanlık yararına mı suya yatıracaktır?

Gerçi Rapor‘da suda özelleştirme ya da özel sektör katılımının pek çok örnekte fiyatları arttırdığı kabul edilmektedir ama bunun da serbest piyasa şartlarındaki çaresi bellidir: rekabet. Gerekli rekabet ortamının fiyatlardaki anormal artışları önleyeceği savunulmaktadır. Fakat "doğal tekel" niteliği taşıyan su hizmetlerinin rekabete açılabilmesi için önerilen model ikna edici bir şekilde açıklanamamıştır. Dünyadaki örnekler suda rekabetin pek de mümkün olmadığını göstermektedir. Çok uluslu su tekellerinin su piyasasına egemen olması, rekabetin tekelleşmeye engel olmadığını göstermesi açısından anlamlı bir göstergedir (2).

Rapor‘da doğal tekel ya da siyasi tekel niteliğini taşıyan bir hizmet olan suyun özelleştirilmesi için, tıpkı telekomünikasyon ya da enerji piyasası özelleştirmelerine benzer bir yol haritası çizilmektedir. Bu süreçte su hizmetinin, özelleştirilecek parçalara ayrılması, doğal tekel niteliğinin kırılması için ilk adım olarak ortaya çıkmaktadır. Su hizmeti, suyun çıkarılması, işlenmesi, dağıtımı, atıksuyun toplanması ve işlenmesi gibi belirli aşamalara ayrılabilirse (yapısal ayrışma), özel şirketlerin bu alanda tekel oluşturmadan (piyasa düzeneğini bozmadan) faaliyet göstereceği ileri sürülmektedir (6).

Su yönetiminde klasik hizmet sunan bakanlık modelinin ve ona bağlı yatırımcı, hizmet sunan örgütlenme modellerinin terk edilmesi ve bu alanda üst kurullaşmaya gidilmesinin önerilmesi Rapor‘un en çarpıcı noktalarından birisidir. Özerk üst kurul modeli örgütlenme, piyasayı düzenleyici denetleyici bir işlev görecek, su hizmetinin küresel şirketlere açılmasına yardımcı olacaktır. Bu modelde su hizmetlerinin sunumunda yerel yönetimlerin de devreden çıkarıldığı görülmektedir. Küresel yönetişimin merkezi devlet ölçeğinde kamu kurumları yerine yerel yönetimleri desteklediği düşüncesinin de bir yanılsama olduğunu TÜSİAD Raporu ortaya koymaktadır. Piyasadan başka bir seçeneğin görüş alanına giremediği görülmektedir.

Rapora göre; güçlü bir regülasyon rejimi ile yapısal ayrışmanın kuralları, piyasaya girişte ve piyasa içinde rekabetin bozulmaması için her türlü önlemin alınması görevi oluşturulacak üst kurula verilecektir. Tarifeler ve yoksul kesime yapılacak sübvansiyonlar yine bu üst kurul tarafından belirlenecektir. Eğer üst kurullaşma olanaklı olmuyorsa, bu işlevler özel sektörle yapılacak sözleşmelerle düzenlenmelidir. TÜSİAD Raporu, özel sektörün su piyasasına girme yöntemlerini de çeşitli ülke deneyimleri üzerinden ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. Yarışmacı bir ihaleyi kazandıktan sonra her türlü rekabetten bağışık olarak hizmet sunma ayrıcalığı tanınan imtiyaz sözleşmesi yöntemi vazgeçilmezler arasında sıralanmaktadır.

Rapor‘da dikkati çeken bir başka nokta, su hizmetinin ekonomik mal olduğu önermesinin kabul edilerek, Rapor‘un bütün savlarının bu önerme üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Seçilen ülkelerde su hizmetini piyasalaştırmada yaşanan yıkıcı sonuçlar bile bu önermeyi sorgulamak amacıyla değerlendirilmemiştir. Oysa raporun örnek olarak seçtiği Malezya, Filipinler, Bolivya, Türkiye‘de özelleştirmelerin olumsuz sonuçları ortaya çıkmış, su kaynaklarının korunması bir yana, su parası olanın istediği gibi tasarruf ettiği bir metaya dönüşmüştür. Yoksul kesimlerin su hizmetinden dışlanmasına yol açan yüksek su tarifeleri önlenememiştir. Rapor‘da su krizi, su kıtlığı, su kalitesi gibi sorunların çözümünde özel sektörün başarısını kanıtlayan verilerin ortaya konulduğu söylenemez. Rapor‘un net olarak gösterdiği tek şey, su piyasasının özel sektör açısından kârlı bir alan olduğudur. Öyle ki, iyi bir özelleştirme sözleşmesi, sigorta sektöründen taşeronlara birçok yan sektörü de besleyebilmektedir (6).

Yine Rapor‘a göre; su hizmetinin sunulması için merkezi ve yerel yönetim örgütlerinin ya uluslararası piyasalardan borçlanarak baraj, arıtma tesisi gibi yatırımlara girişmesi ya da özel sektörü bu alana davet etmesi gerekmektedir (6). Sermayenin bir örgütü olması dolayısı ile TÜSİAD‘ın aklına gelmeyen alternatif ise, suyun kamusal bir hizmet olarak, olabildiğince düşük bir bedelle, bir insan hakkı olduğu göz ardı edilmeden sunulmasıdır. Gerçi piyasa ideolojisinin hegemonyasını ilan ettiği günümüzde böylesi bir alternatifi denemenin bile kolay olmadığı görülmektedir. Nitekim Dikili Belediyesi‘nin konutlarda aylık 10 m³‘e kadar suyu bedelsiz olarak sunması, Sayıştay görevlisinin Belediye Başkanı hakkında görevi kötüye kullanma iddiasıyla Danıştay‘a başvurusuna yol açmıştır. Bu olay siyasi bir çekişme olarak yorumlanabilir ancak, bir belediye başkanının sosyal belediyecilik denemesine girişmesi, GATS gibi küresel çok taraflı anlaşmalarla zaten engellenmiş durumdadır. Bedelsiz hizmet sunma, belediyenin kamu hizmeti olarak bedava su sağlaması, küresel çapta rekabeti bozacak bir etkinlik olarak değerlendirilip, herhangi bir şirketin bu konuyu DTÖ‘de dava konusu yapmasına yol açabilmektedir.

TÜSİAD Raporu‘nda halkın su politikasına katılımını sağlayan hiçbir mekanizmanın önerilmemiş olması, sermayenin katılımcılığı ve şeffaflığını da ortaya koymaktadır. Yoksul halk için önerilen tek politika, sübvansiyondur. Bunun anlamı, devletin şirketlere, yoksul halka su götürmesi için ek parasal kaynak ayırmasıdır. Su hizmeti, yoksula yardım anlamında sadaka aracı olarak kurgulanmaktadır. Su politikasını belirlemeye ya da su yönetimine katılmaya tek yol var gibi görünmektedir, o da şirket kurup su imtiyazı almak ya da küresel su şirketlerine taşeron olmak.

SONUÇ

Bu bildiride irdelenen TÜSİAD Raporu, Türkiye‘de ulusal ve yerel ölçeklerde yürütülen su hizmetlerinde, küresel ve ulusal sermayenin taleplerini ortaya koyan önemli bir politik belgedir. Doymak bilmez bir kâr hırsıyla her şeyi metalaştıran/piyasalaştıran sermaye sınıfı söz konusu raporla sıranın suda olduğunu ilan etmiştir. Küresel sermayenin bir parçası olarak TÜSİAD açıkça suyun özelleştirilmesini talep etmektedir. Su için öngörülen yeni düzenlemelerin kimin yararına ve hangi sınıfın çıkarına olduğu bu belgede net bir biçimde ortaya konulmuştur..Dünyada pek çok ülkede özelleştirmeyle birlikte su fiyatlarında ciddi artışlar görüldüğünü kabul eden rapor, sosyal devletin tümüyle tasfiye edildiği bir süreçte yoksullara bilindik reçeteyi yazmaktadır; sübvansiyon adı altında "sadaka ekonomisi."

Mart 2009‘da İstanbul‘da toplanacak olan Dünya Su Forumu‘nun Türkiye‘de suyun özelleştirilmesi sürecinde önemli bir dönüm noktası olacağı açıktır. Suyu piyasa değeri olan bir meta değil de insanlığın ve doğanın ortak malı olarak kabul eden ve tüm canlılar için temel bir hak olduğunu düşünler de, sorunun teknik değil doğrudan politik bir mesele olduğunun bilinciyle -tıpkı TÜSİAD gibi- bir an önce harekete geçmelidir (8). Sadece "teori" değil, dünyadaki uygulamalar da emekçiler ve yoksullar açısından suyun kamusal bir hizmet olarak kalmasının zorunlu olduğunu göstermektedir. Neoliberal ideolojinin etkinlik, verimlilik ve iyi yönetişim gibi kavramsal silahlarla savunduğu özelleştirme hareketinin başarısızlığı ortadadır (9).

KAYNAKLAR

(1) Naidoo, A. (2008), "Uluslararası Su Kurumları ve Ulusal Ölçekteki Politikalara Etkileri" Kapitalizm Kıskacında Su, 22-23 Mart 2008‘de Yıldız Teknik Üniversitesinde düzenlenen uluslararası konferansa sunulan yayınlanmamış bildiri; Hoedeman, O., (2008), "Muhalif Toplumsal Hareketler Neyi Hedefliyor?" Kapitalizm Kıskacında Su, 22-23 Mart 2008‘de Yıldız Teknik Üniversitesinde düzenlenen uluslararası konferansa sunulan yayınlanmamış bildiri; Molinari, E., (2008), "Uluslararası Su Sözleşmelerinin bağlayıcılığı ne kadardır?" Kapitalizm Kıskacında Su, 22-23 Mart 2008‘de Yıldız Teknik Üniversitesinde düzenlenen uluslararası konferansa sunulan yayınlanmamış bildiri; Sosa, C., Fiil, M., Jafri, A., Manahan, M. A., ve Nicola, R. D., (2008), "Dünya‘dan Su Mücadele Örnekleri" Kapitalizm Kıskacında Su, 22-23 Mart 2008‘de Yıldız Teknik Üniversitesinde düzenlenen uluslararası konferansa sunulan yayınlanmamış bildiriler.

(2) Salihoğlu, S. (2006), "Küresel Su Siyaseti Nedir?" Su Yönetimi; Küresel Politika ve Uygulamalara Eleştiri, Der. Çınar, T., Özdinç, H. K., Memleket Yayınları, Ankara.

(3) DSK üyeleri için bkn: http://www.supolitik.org/wwcdunya.htm

(4) DSK üyesi Türkiye‘li kurum ve şirketler için bkn: http://www.supolitik.org/wwcturkiye.htm

(5) 5. Dünya Su Formu Kapsamında Türkiye Bölgesel Toplantıları için bkn: http://www.dsi.gov.tr/su_forumu_duyuru.htm

(6) Gökdemir, B., (2008), Küresel Su Krizine Çözüm Arayışları: Şebeke Suyu Hizmetlerine Özel Sektör Katılımı: Dünya Örnekleri Işığında Türkiye İçin Öneriler, TÜSİAD, İstanbul.

(7) Alpaslan, N., Tanık, A., ve Dölgen, D., (2008), Türkiye‘de Su Yönetimi: Sorunlar ve Öneriler, TÜSİAD; İstanbul 2008.

(8) 2008 yılı içinde Edirne Belediyesi‘nin suyu özelleştirme girişimine karşı kentteki kitle örgütleri tarafından geliştirilen ve Belediyeye geri adım attırılmasıyla başarıya ulaşan mücadele bu konuda dikkate değer bir örnek oluşturmaktadır.

(9) Latin Amerika ülkelerindeki başarısız özelleştirmelerin yanı sıra, Paris Belediye‘sinin 2010 yılından itibaren "kent halkına daha iyi kalitede, daha iyi fiyatta ve istikrarlı bir şekilde sunmak istedikleri" için suyu tekrar kamuya döndüreceğini açıklaması çarpıcıdır. Fransa‘da son 10 yıl içinde 40‘tan fazla belediye su dağıtımında kamu işletmeciliğine dönüş yapmış, bu belediyelerin hepsinde suyun kalitesi artmış ve fiyatı ucuzlamıştır (www.supolitik.org, 14 Ekim 2008).

 

* 24-25 Ekim 2008 Mersin Kent Sempozyumu‘nda sunulan bildiri.

Yayed Görüşü kategorisindeki diğer başlıklar
YAYED Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği Ziya Gökalp Caddesi, No.30 Kat.5 D.17 06420 Kızılay / Ankara, T: (312) 430 35 60, F: (312) 430 62 90
İşbu sitenin tüm hakları saklıdır. Web sitesi içerisindeki dökümanlar yazılar ve resimler kaynak gösterilse dahi, izin alınmadan başka web sitelerine, ticari yayınlara aktarılamaz, kopyalanamaz. © 2012
Web Tasarım